! ιşтє вєη !

Yardımlaşmadan Doğan Güç
MySpace Layouts

Bαğℓαηтıℓαя

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
MySpace Layouts

AякαDαşℓαяιм

kumtanesi
fuadyusufoglu
djazemimm
karamuratefsanesi
kubra77
igra
rossalinda
bebegimm
volkan77
djazemimm87
volkan91
antares
kamervari
mavidenizkizi
merve321
nurusemu77
77gamze97
yagmur99
yafafufur
barbiekubra
hepsiciler99
gamzegirl97
MySpace Layouts

***Cbox***

MySpace Layouts

**мιѕαfιяℓєяιм**

layout for myspace

8/10/2007 - Kadir geceniz mubarek olsun

 

♥ Bir kandil gülü savur sevdiklerine, size onlardan gülücükler getirsin öyle içten öyle samimi ol ki göz yaşlarını bile tebessüme çevirsin. Kandiliniz mübarek olsun.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/9/2007 - Gecenin Hüznü

             .: GECENİN HÜZNÜ :.
 

Gene gece oldu.zifiri karanlık odamın duvarınada yankılandı penceremdeki perdeden sızan ay ışıgı sokak lambasından aldıgı destekle odama sızıyor duvarda inceden bi ışık yansıması ve ürkütücü sessizlik.artık korkuyorum.çünkü senin sesin yok kulaklarımda.önceden geceyi iple çeker saat 12yi vurdugunda ferklı bi heycan hissederdim.gene telefonum çalacak ve gene sen gelecektin bu karanluk gecelerime.
evet'benim bi sevgilim vardı bir defa bile dokunamadıgım.
evet'benim bir sevgilim vardı hiç varlıgını hissetmedigim.
evet'benim bi sevgilim vardı beni seviyor dedigim.
evet evet'benim bi sevgilim vardı sesiyle huzur buldugum.ansızın giriverdi, hayatıma ve gididişininde bi farkı yoktu gelişi gibi aniden yok oldu.hep bi rüya sandım onu dokununca büyüsü bozulacaktı sanki hep korktum uyanmaktan hiç istemedim gözlerim açılsın.galiba uyanıyorum ve rüya bitiyor herşey aylar öncesi gibi oluyor.artık telefonum çalmıor'kulaklarımda saatlerce onun sesi yok'yalnızın gene.gece kanlıkla baş başa...
ne olur sanki bi nucize olsa ve ben tekrar aynı rüyayı görsem.yada hiç uyanmamış olsam.gene özledigimde telefonum çalsa'gene yüregim kıpır kıpır etse'kalbim sanki yerinden fırlayacak gibi çarpsa.özlüyorum işte gün ışıgında koca şehrin kalabalıgında farklı bir his insanların benimle konuşmak istemeleri ve benim suskunlugum artık istemiyorum gece olmasını hiç istemiyorum apansız karanlıgı.herkesin yüzünde sinsi bir gülümseme sanki iyi oldu dercesine herkes aynı şeyi söylüyor gelmiycek...
sen hep derdin ya onlar haksız çıkacak söylediklerine yüzleri kızaracak galiba kahkahayla gülecekler gene.bi gece karanlıgı şimdi (saat04:52)ve ben seni düşünerek bu satırları karalıyorumsenin unrunda olmasada.sen benim için HAYATTIN BİTANESİ...
hep öyle kal rüya bitti senin istedigin gibi mutlu sonla degil benim korktugum başıma geldi.
ve gene bi gece karanlıgı ben seni düşünüyorum...
bi defasında tartışma sebebimizi hatırlıyormusun ben seni daha çok seviyorum dedigimde sen hayır diye bana ben seni daha çok seviyorum demiştin içimdeki kaybetme korkusunu yenememiştim.hini beni bırakman için dünyanın ters dönmesi gerekti şimdi dünya tersmi dönüyor vay be benim hayatım hiç bişey söylemeden gidiyor sana ne yaparsan yap kötü bişey söylemedim gidişine ragmen gene söylemiyorum.hayat senenle olsun güzel gözlerin hep gülsünben gecenin bendeki hüznüyle baş başa kalırım galiba uyandım ve mutlu rüya bitti...

BİZ KAVUŞAMADIK BU ŞİİRİ OKUYAN KİŞİLER İNŞALLAH KAVUŞUR BİZİM ŞEHİRLERİMİZDE AYRIYDI O UŞAK TA BEN İSTANBULDA ONU HALA SEVİYORUM... 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/9/2007 - Ayakta Alkışlıyan On Parmak

        Ayakta Alkışlanan 'On Parmak'



Mozart'ın, bulunduğu şehirden çok uzakta bir yerde konser vermeye gitmesi gerekiyordu. Bu seyahate çıkmasını istemeyen karısıyla girdiği uzun sayılabilecek bir mücadeleden sonra Mozart, gitmeye karar verip yola çıkmak için hazırlıklarını tamamlamıştı.
Üç günlük yorucu bir yolculuktan sonra, konseri vereceği salona ulaşan Mozart, salonun tam anlamıyla hazırlanmış olduğunu gördü. Heyecandan içi içine sığmıyordu. Saatler hızla geçmiş konser saati gelip çatmıştı. Mozart, son hazırlıklarını ve alışkanlığı olan parmak alıştırmalarını yapıp sahneye çıkınca, salonda yalnızca 'on' kişinin olduğunu hayretle gördü. Fakat sadece kendi işini yapmaya konsantre olduğu için, piyanonun başına geçti ve dinleyicilerine, ömrünün sonlarına doğru, “Hayatımda verdiğim en güzel konserlerden biriydi; belki de en güzeliydi!” diyeceği muhteşem bir müzik ziyafeti verdi.
Konser bitiminde salonda bulunan herkes onu ayakta alkışlıyordu.
O gece, eşine yazdığı mektupta Mozart şöyle diyordu:
"Karıcığım burada müthiş bir konser verdim ve herkes beni ayakta alkışladı."

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/9/2007 - Gökkuşağının Ardındaki Ülke

                     Gökkuşağının Ardındaki Ülke



Serhat ile Murat, hafta sonları ailelerinden izin alarak kırlara açılmayı, derede balık avlayıp piknik yapmayı alışkanlık hâline getirmişlerdi.
Bir bahar sabahı çiseleyen yağmurdan sonra toprak kokusunu ciğerlerine çekerek patika yolda ilerlediler. Dereye indiklerinde bir sürprizle karşılaştılar. Orman kıyısında tabiatı, yedi rengiyle kucaklayan muhteşem bir gökkuşağı belirmişti.
İki arkadaş bu güzel manzarayı izlediler. Daha sonra Murat: "Haydi, gökkuşağının başladığı yere gidelim." dedi heyecanla.
Serhat itiraz etti: "Onun göründüğü gibi yakın olduğunu mu sanıyorsun?" dedi.
"Biliyorum, ama bu sıradan bir gökkuşağına benzemiyor." diye karşılık verdi Murat ve bisikletini gökkuşağının başladığı yere doğru sürdü.
Serhat: "Balık avlamayacak mıyız?" diyecek olduysa da Murat çoktan uzaklaşmıştı.
Serhat, ilerledikçe gökkuşağının uzaklaşacağını düşünüyordu, ama öyle olmadı. Nihayet gökkuşağının başladığı yere ulaştılar.
"Bu gerçekten de diğerlerine hiç benzemiyor." dedi Serhat. Bakışlarında şaşkınlık ve endişe belirmişti.
Murat ise oldukça neşeliydi. Yıllardır yaşadığı bu sakin ve küçük kentte nihayet sıra dışı bir olay yakalamıştı. "Haydi, içinden geçelim." dedi ısrarla.
"Dur! Neler olacağını bilmiyoruz." diye bağırdı Serhat arkasından.
Murat onu dinleyecek durumda değildi. Bisikletini renk cümbüşünün ortasına doğru sürdü ve ona dokunduğu anda gözden kayboldu. Serhat gördüklerine inanamıyordu; ama arkadaşı her nereye gittiyse o da gitmeliydi. Onu yalnız bırakması doğru olmazdı.
Gökkuşağının ardında onları bambaşka bir ülke bekliyordu.
Serhat ve Murat, bahçelerin arasından geçerek şehre girdi. İnsanlar onlara garip garip bakıp aralarında fısıldaşsalar da kim olduklarını dahi sormadan işlerine devam ettiler. Hepsi de oldukça iyi giyimli ve güler yüzlüydü. Bakımlı ve neşeli çocuklar, parklarda doyasıya eğleniyordu.
İki arkadaş, iki yanında dükkânların sıralandığı ana caddeye girdiler. Telâşlı kalabalığın hareketlendirdiği çarşıda yok, yoktu. Her şeyin en kaliteli malzemelerden özenle hazırlandığı belliydi.
Murat daha önce hayâl dahi edemediği bu zenginliği görünce kendini kaybetti. Gördüğü her şeye çılgınca el atmaya, her yiyeceğin tadına bakmaya başladı. Güzelim pastaların her birinden bir dilim koparıyor, dondurmaların her çeşidinden bir külah alıyor, yiyemediğini ceplerine dolduruyordu.
Serhat, arkadaşındaki bu beklenmedik değişiklik karşısında çaresizdi. Aslında kendisi de bu nefis yiyecekleri tatmak istiyordu, ama her şeyin bir bedeli vardı. Hem bu temiz ve nazik insanların önünde açgözlülük etmek uygun olmazdı. "Ne yaptığını sanıyorsun?" diye söylendi Murat'a. "Bu yaptığın büyük bir kabalık. Üstelik başımızı derde sokacaksın! Seni cezalandıracaklar ve belki de bu yüzden eve geri dönemeyeceğiz."
Murat, "ceza" sözünü duyar duymaz elindekileri bıraktı. Ürkek bakışlarla çevredeki insanları süzmeye başladı. O anda her ikisi de, daha önce farkına varmadıkları garip bir şeyler olduğunu sezdiler. Hiç kimse ne yaptıklarıyla ilgilenmiyor ve onlara ilişmiyordu. Hatta bu uçsuz bucaksız çarşıda ve donanmış dükkânlarda bir tek satıcı dahi görünmüyordu. Sanki koca şehir gelip geçilen, konup göçülen sahipsiz bir handan ibaretti.
Murat'ın endişesi geçti ve cesareti daha çok arttı. Ama artık hiçbir şey yiyecek durumda değildi. Serhat'ı çekiştirerek bir kuyumcu dükkânının önüne getirdi. Sonra da: "Ömrümüzün sonuna kadar yetecek bir servet duruyor karşımızda!" dedi heyecanla. "Haydi, içeri girip ceplerimizi dolduralım!"
Serhat: "Hayır, bu doğru olmaz." diye itiraz etti.
Murat: "Görmüyor musun? Burada her şey sahipsiz, hesap soran da yok!" diye karşılık verdi.
Görünüşte öyle, dedi Serhat. İzlendiklerine dair garip bir his vardı içinde. "Hiçbir şey sahipsiz değildir. Şimdi bize ilişmiyorlar; ama zamanı gelince hesap sormayacaklarından nasıl emin olabiliriz?"
Murat'ın ona aldırdığı yoktu. Altın ve mücevherleri alıp bisikletinin sepetine yerleştirdi. Serhat, hâlâ ona engel olmaya çalışıyordu. Sonunda tahammülü kalmadı ve: "Senin yüzünden benim de başım belaya girecek!" diye bağırdı öfkeyle. "Görmüyor musun, burası son derece mükemmel ve düzenli bir ülke. Belli ki dikkatli ve adaletli bir yöneticisi var. Her yerde olan biteni gizlice gözleyen ve ona haber veren memurları ya da askerleri olduğundan eminim.
Serhat'ın korktuğu başına geldi. Çok geçmeden, nereden çıktığı belli olmayan askerler çevrelerini sardı. Murat'ı yaka paça tutup zindana götürdüler. Serhat şimdi ne yapacaktı? Murat'ı burada bırakıp dönemezdi. Onu affetmeleri için askerlere yalvardı. "Affetme yetkisi sultanımıza aittir." dedi içlerinden biri.

Murat ağlıyordu. Demek ki Serhat haklıydı. Her şeyin bir sahibi vardı ve yaptıkları için herkese hesap soruluyordu.
"Bu şehir, sultanın yolcular için hazırlayıp donattığı büyük bir handır." dedi bir başka asker. "Misafirlerini ağırlar, çeşitli işlerde çalıştırır, sonra da saraya, huzuruna çağırıp ücretlerini verir. Haddini aşanları da cezalandırır. Burada hiçkimse başıboş değildir!"
Murat: "Bize bir şans daha veremez misiniz?" dedi yalvarırcasına.
Asker: "Kimsenin ikinci bir şansı yoktur!" diye cevap verdi sertçe.
Ancak bu sırada içeri giren bir görevli askerleri etrafına topladı. Arada bir Serhat ve Murat'a bakarak bir şeyler anlattı ve çıkıp gitti.
Askerlerin tavrı değişmişti. İçlerinden birisi açıklama yaptı: "Buraya nasıl geldiğinizi bilmiyorum, ama bizim dünyamıza ait olmadığınızı ve kurallarımızı bilmediğinizi öğrendik. Yaşınızın küçük olması da dikkate alınırsa gasbettiğiniz eşyaları alıkoyup sizi serbest bırakmaktan başka çaremiz yok! Hanın malı handa kalır! Derhâl, geldiğiniz yere geri dönün!"
Serhat ve Murat'ın sevincine diyecek yoktu. Hiç vakit kaybetmeden bisikletlerine atlayıp geldikleri yoldan geri döndüler. Gökkuşağı artık silinmek üzereydi. Eğer ona zamanında yetişemezlerse geriye nasıl döneceklerini bilemiyorlardı. Olanca güçleriyle pedal çevirdiler ve son anda kendilerini gökkuşağının diğer tarafına attılar. Onlar orman kıyısındaki çimenlerin üzerine düşerken bisikletler dereye yuvarlandı. Gökkuşağı kaybolmuştu.
"Yaşasın, kurtulduk!" diyerek birbirlerine sarıldılar.
Murat, bir şey hatırlamışçasına ceplerini yokladı. Sonra "Altınlar!" dedi şaşkınlıkla. "Ceplerimdeki altınlar yok olmuş!"
Serhat: "İşte buna hiç şaşırmadım." dedi gülerek. "Ne demişti asker: Hanın malı handa kalır!"
"Bu söz bana bir şey hatırlatıyor." dedi Murat. "Dünya malı dünyada kalır! Her neyse, bir daha gökkuşağının ardına geçmek mi? Düşünmek bile istemiyorum." Sonra da bisikletini dereden alıp patika yola çıktı.
Oysa Serhat hâlâ olduğu yerde duruyor ve kırlara, ormanlara, yaşadığı kente doğru bakıyordu. Murat'ın onu çağırdığını duyunca "Görmüyor musun?" dedi. "Biz zaten o ülkedeyiz!"
Murat: "Ne demek şimdi bu?" diye sordu şaşkınlıkla.
"O ülke ile dünya arasında hiçbir fark yok!" diye cevap verdi Serhat. "Dünya da bir misafirhanedir. İnsanlar konar, göçer, ahirete gider. Allah'ın huzurunda yaptıklarından hesap verir. Ya cennetle ödüllendirilir, ya da cehennemle cezalandırılır!"
Murat, arkadaşının ne demek istediğini şimdi çok iyi anlıyordu. Onun sözlerine ilâvede bulundu: "Ve dünya malı dünyada kalır."

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/9/2007 - Affetmek Büyüklüktür

        AFFETMEK BÜYÜKLÜKTÜR



Ayşe, o gün eve oldukça sinirli bir hâlde geldi. Çantasını yatağına fırlatıp, odasının kapısını hızlı bir şekilde kapattı. Bu davranışı annesinin dikkatini çekmişti. Kızının sinirli olduğunu anladığı için biraz sakinleşmesini bekledi ve daha sonra odasına gitti. Ayşe gerçekten çok öfkeli görünüyordu. Annesi yanına yaklaşıp saçlarını okşayarak:
- Benim güzel kızımı bugün birileri çok üzmüş anlaşılan. Bakalım kızım annesine anlatacak mı, dedi. Ayşe:
- Anne, öğretmen bugün bir kompozisyon ödevi verdi, dedi. Annesi
- Seni böyle üzen ve kızdıran şey bu mu, diye sorunca Ayşe:
- Hayır, kompozisyonun konusu beni sinirlendirdi. Affetmek büyüklüktür, cümlesinin bize düşündürdüklerini yazacakmışız, dedi. Annesi:
- Öğretmeniniz gerçekten çok güzel bir konu seçmiş, ama senin üzüntüne bir anlam veremedim, dedi.
- Anne bugün sıra arkadaşımla çok kötü kavga ettik. Babasının hediye ettiği kalemi kaybetmiş. Beni hırsızlıkla suçladı. "Kalemimi sen almışsın." dedi. Yemin ettim, inanmadı. Çok kırıcı sözler söyledi. Ben ona küstükten sonra kalemini çantasındaki defterlerinin birisinin arasında buldu. İyi bakmadığı için görememiş. Sonra gelip benden özür diledi. Sınıfta çok yaramaz bir arkadaşımız var. O sıra arkadaşım Aslı'ya kalemini benim aldığımı gördüğünü söylemiş. Aslı bu nedenle beni suçlamış. Yine de bana inanmaması ve güvenmemesine çok kırıldığım için bütün sınıf arkadaşlarımın önünde Aslı'ya kendisini asla affetmeyeceğimi, söyledim. Arkadaşlarım bu olayı öğretmenimize anlatmışlar. Öğretmenimiz de bu yüzden böyle bir konu seçti. Aslı'yı affetmek istemiyorum anne. Affetmezsem "Affetmek büyüklüktür." cümlesi ile ilgili ne yazabilirim ki? Şimdi neden üzgün ve sinirli olduğumu anlıyor musun, diye sözlerini bitirdi.
Annesi şimdi kızını ve hissettiklerini anlayabiliyordu. Onu kırmadan ve daha fazla öfkelendirmeden bazı şeyler söylemeliydi. Önce:
- Kızım sen sıra arkadaşın Aslı'yı sever miydin, diye sordu. Ayşe:
- Evet sınıfta en çok onu severdim. Zaten bu nedenle ona çok kırıldım, dedi. Annesi:
- Onun seni suçlamasının seni çok kırması gayet normal. Fakat her insan zaman zaman hata yapar. Bazen yanlış kararlar alabilir, bazen hiç düşünmeden hareket edebilir ve bazen de bazı yalan söyleyenlere inanıp sevdikleri kişileri kırabilirler. Aslı, eminim ki seni suçlamak istememiştir. Çok sevdiği kalemini kaybetmiş olmanın üzüntüsü içindeyken kendisine söylenen bir yalana düşünmeden inanmış ve ona göre hareket etmiş. Belki onun yerinde sen olsaydın sen de aynı şekilde davranırdın. Hem arkadaşının daha sonra pişman olup özür dilediğini de sen söyledin. Öyle değil mi kızım, dedi.
- Evet ama anne ben çok kırıldım. En sevdiğim arkadaşım beni böyle suçlamamalıydı. Onu affetmem imkânsız.
- Böyle söyleme kızım. Sen tabiî ki haklısın, ama kendini biraz da arkadaşının yerine koy. Bir anlık bir hatayla sevdiğin birini kırsan ve sonra pişman olup özür dilesen, fakat affedilmesen bu hoşuna gider mi? Ayrıca nefret etmeyi, küsmeyi ve asla affetmemeyi herkes başarır. Bunlar kimsenin zorlanmayacağı, herkesin kolayca yapacağı şeylerdir. Zor olan affetmektir. Şimdi öğretmeninizin verdiği cümlenin ne anlama geldiğini anlayabiliyor musun, dedi. Ayşe bir süre düşündükten sonra:
- Haklısın anne, affedilmemek hiç hoşuma gitmezdi. Bu beni çok üzerdi. Ayrıca söylediklerinden sonra affetmenin neden büyüklük olduğunu anlayabiliyorum. Şimdi çok güzel bir kompozisyon yazmaya çalışacağım. Yarın okuldan seni çok mutlu edecek haberlerle döneceğim. Seni seviyorum anne. İyi ki varsın, dedi ve annesine sarılıp yanaklarından öptü.
Ayşe bütün akşamını kompozisyonuna ayırdı. Ertesi gün sınıfta öğretmen en yüksek notu Ayşe'nin kompozisyonuna verdi ve Ayşe'den yazdıklarını yüksek sesle okumasını istedi. Ayşe kompozisyonunu okudu:
“Dün hepinizin iyi bildiği bir olay yaşadım. En sevdiğim arkadaşım beni asla yapmadığım ve yapmayacağım bir davranışla suçlamıştı. Sonra pişman olup özür dilemişti; fakat ben onu affetmek istememiştim. Çünkü nefret etmek, küçük şeyleri sebep edip küsmek kolay olan yoldu ve ben kolay olanı tercih etmiştim. Bunu sürdürecek olursam çok sevdiğim bir dostumu kaybedeceğim. Annem kolay olanı yani küsmeyi, tercih etmenin doğru olmadığına anlattı ve ben de ısrar etmenin yanlış olduğuna karar vererek arkadaşımı affettim. Affetmenin büyüklük olduğunu da çok iyi anladım.”
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->